23 Aralık 2015 Çarşamba

Bir Büyükbakkalköy Masalı

   Bana bu karlı ve okulların tatil olduğu gün çocukluğumu hatırlattı: Okul tatil. Biz üç kız kardeş babamın süt arabası ile kar demez, kış demez, yanında çırak olarak işe giderdik… Adamcağızın bu soğukta donmadan bir an önce sütlerini satıp bitirmesi gerekiyordu... Tabii bizi de evde oturtmaz, yanında yardımcı eleman olarak çalıştırırdı. İşi zordu. Hangi şartlarda İstanbul köylerinde oturuyoruz. O zamanlar... Vasıta yok, vasıta olan yere 7 km uzaktayız. "Kız çocuğu okur mu?" dediler "Okur." dedi rahmetli babam. Üçümüzü de okuttu. Tatillerde babama yardım ederdik diğer günlerde köyün vasıta şartlarına göre okula gitmeye çalışırdık. Bu şekilde sabahın köründe yollara düşerdik. Okuduk... Üçümüz de kendi gayreti ile devlet kurumlarındaki sınavları takip ettik ve memur olduk. Şimdiki gibi torpil yoktu o zamanlar. Zamanla evlendik ve çocuklarımız oldu. Şimdi en küçüğümüz 50 yaşında...
 Hem çalıştık hem de çocuklarımıza baktık. Tıpkı hem okula gidip hem de babamın yanında çıraklık yaptığımız gibi. Ve emekli olduk. Fakat görev biter mi? Babama akciğer kanseri teşhisi kondu. 6 ay özel bakım gerektiren bir durumdu bu. Onu kendi evimizde annemle birlikte baktık. Nasıl mı? Kardeşlik denen kutsal şey ile. Üç kardeş birer ay, sırayla görevimizi yerine getirdik. Ardından babam 2005 yılında vefat etti. O tarihten 17 Aralık 2013 tarihine kadar alzheimer hastası olan annemi aynı şekilde baktık. Öyle ki, oğlum bana anne diye seslendiğinde, kendi annem de bana "Anne ben de acıktım. " diyordu. Allah rahmet etsin hepsine… Babam hep: “Çalışmak ibadetten daha değerlidir kızım.” derdi. Namazını da işten zamanı kaldığında kılardı. Akşam sohbetlerinde, bizim evde biraz İslam, biraz insanlık ama en çok da çalışma ile ilgili konuşulurdu. O kadar çok duyardık ki “Çalışacaksınız…” sözünü. ''Benim kızlarım okuyacak, memur olacak, amir olacak. Ben onlarla gurur duyacağım...''  derdi. Varsa örnek etrafında: “Falancanın kızı okumuş, memur olmuş...” gibi örneklerle bizi motive ederdi. Sözün kısası; Benim babam sütçüydü. Küçücük dünyasında, koskocaman hayalleri vardı ve bu hayallere bizi de inandırdı.
Demem odur ki, sizin evinizde ne konuşuluyorsa ve ne yapılıyorsa çocuklarınız da o yönde kendilerini geliştiriyorlar. Çocuklarınızın, en değerli varlıklarınızın, gelecekte nasıl hayatlar yaşamasını istiyorsanız; siz de bu yönde şimdiden yatırım yapmalısınız. Yatırım derken, maddi olan yatırımdan bahsetmediğimi anlamışsınızdır umarım. Karın keyfini çıkarmanız dileğiyle…


8 Ekim 2015 Perşembe

Kızıma...


                                                SEVGİLİ KIZIMA

        Oğlum on bir yaşına geldiğinde, kızım lise son sınıftaydı. Kızım okumuş olduğu lisede özel bir  programla yurt dışında üniversiteyi burslu okuma hakkı kazandı. Kolay bir süreç değildi, birçok  sınavlara girdi. Bu sınavlarda başarılı da  oldu. Buradaki üniversitelerde okumak istemediğini, üniversiteyi İngiltere'de okuyacağını, hem de en çok sevdiği alanı tercih ettiğini söyleyerek bizi ikna etti. Olur mu? olmaz mı? derken kızım şimdi İngiltere'de üniversite okuyor. Öyle erasmus yada work&travel  şeklinde bir iki yıllığına eğitim için gitmedi. Bildiğimiz şekilde Üniversiteyi orada okuyacaktı. Daha sonra da mastır ve doktorasını da oralarda yapacağını tahmin ediyorduk. Yurtdışına gidene kadar kızımın bizden ayrı kaldığı gün sayısı çok değildi. Okul dışındaki zamanlar, ya birlikte bir yerlere gider (eş dost akraba gibi) ya da arkadaşları ile vakit geçirirdi. Yani tabiri caizse dizimin dibinden bir tık ötedeydi..

              Kızım gideli iki hafta oldu. Evde herkes yattı. Benim de uykum kaçtı. Mutfağa  geçip sabaha hazır olması için yufka ile peynirli gözleme yapmaya başladım. Tam gözlemenin peynirini döşerken "Ah şimdi kızım olsa, bunu ne iştahla yerdi" diye düşündüm. O gür sesi ile ağzını doldura doldura "Annee çok güzel  anne!!!!! Mükemmel olmuş  anneee!!!!! Çünkü peynirle yapmışsın anne, ben  lorla yapılanı sevmiyorum, ben böyle tımtıs doyuyorum annneee!! Bir daha gözleme yaptığında lor ile yapma yoksa aç kalır bu çubuk kraker kızın!" diye söylerdi. Ben de "Tamam kızım!!!!, anladım kızım!!!." diyene kadar uzatırdı da uzatırdı. Oğlum da acaba nereden bana bir aferin çıkar derdinde. "Anne ben lorlu da yerim." dediği zaman "Aferin oğlum, sen maşallah her şeyi yiyorsun." cümlesini duyduğunda  dört köşe olurdu. Sonraları baktı ki ablanın bu davranışı çok rağbet görüyor ve bu işte bir yanlışlık var, "Bu böyle olmuyor ablam bu evde daha çok konuşuyor, ben artık taktik değiştirmeliyim." diye düşünmeye başlamış olsa gerek. Bir dahaki gözleme yaptığımda "Anne bence de peynirli yap, ben de ablam gibi peynirli gözlemenin daha güzel olduğunu düşünüyorum. Lor ile yaptığını da yerim ama öbürü daha lezzetli  oluyor." diye söylemeye başladı. Bazen de abla ile işbirliğine gittiği oluyordu. Burada benim için asıl mesele ikisinin de yemeğini  yemesi, gıdalarını almaları gibi görünse de abla kardeş dayanışması içimin yağlarını eritiyordu. özellikle beni karşılarına aldıklarında, kendilerini daha güçlü ve çok daha iyi hissetmelerine neden olduğunu  fark ettim...çokta hoşuma gidiyordu. Bu dayanışmayı gördüğümde “Oldu bu iş Asuman! Oldu!” diyordum. Yaşasın kardeşlik dayanışması." Her kardeş gibi bir gün yolları ayrılacaktı ama bu gidiş beklediğimizden  çokta erken olmuştu.                                                                                
           Kızımız İngiltere'deki üniversitenin tek kişilik yurt odasında yaşamaya başladı. Nasıl yapacaktı tek başına? Ne yiyecekti? Arkadaşlık kurabilecek miydi?  Bunlar ilk defa evden ayrıldığı için önemliydi.  Bir ebeveyn olarak endişeleniyorduk. Bir çocuk için, her şey yemek değildi tabii ki. Ben hala çocuk diyebiliyorsam anne oluşumdandır. Onun artık  on dokuz yaşında bir yetişkin olduğunu kendime ara sıra hatırlatıyordum. Sen o yaşta düşün yaptıklarını diyordum kendime. Evet çok  güzeldi kızımın yaptığı, tek başına dünyanın bir ucuna gitmişti. Hem de kendi çalışma ve gayretiyle... İşte burada da Asuman: "Boynuz kulağı geçti, biraz dur." dedim kendime "Bu çocuk değil, artık bir yetişkin." Hani küçükken hiç büyümeyecek sandığımız dönemlerden kalma olsa gerek bu, ben olmadan asla bir şey yapamaz sandığımız çocuklarımız meğer neler yapabiliyormuş..
.
           Bütün İngiltere’ye gidiş işlemlerini kendisinin halletmesi çok hoşuma gidiyordu. Daha Lise 3. Sınıftan beri  Etiler’e belirli aralıklarla  iki yıl boyunca kendi kendine gitti geldi. Pasaport-vize  işlemleri ve evrak tercüme işlemlerini tek başına koşuşturdu, üstüne üstelik benim elimden tutup beni burs veren eğitim şirketine götürmesi çok hoşuma gitmişti. Çocuğumun ayakları üzerinde durabilmesi özgüvenini kazanması, her ebeveyn gibi benim de çok hoşuma gidiyordu. Takdire şayan bir durumdu o gün benim şahit olduklarım. O an içimden dedim, “Çağla sen olmuşsun tamamdır, ben seni artık gözüm kapalı yurtdışına gönderebilirim." Sen İstanbul’un keşmekeş sokaklarında dolaşabiliyorsan, nerede ne olacağı belli olmayan şehirde, İngiltere gibi güvenliği yüksek düzeyde tutulan bir ülkede hayli hayli yapardın.. Akşam  babamız eve gelir gelmez babasına durumu anlattım "Ben kendimi annemin elinden tutup da hastanelere götürdüğüm günleri  hatırladım”  dedim. Fransızca bir kelime var,  yanılmıyorsam " o anı yaşamak".. İşte ben de dejavu oldum..
        
             Her şey hazırdı.Artık İngiltere'ye gitme zamanı gelmişti. Uçak bileti  sabahın erken saatlerine alındı. Hava alanındaki işlemler için en az iki saat öncesinden orada olmamız için, o gece erken yatıp  uçağa yetişmemiz gerekiyordu. O gece ablamların ikisinin de içi içine sığmamış. Bana bir taraftan erken yatın uykunuzu alın. Bir taraftan da devamlı olarak telefondan. " Çağla'da heyecan var mı? Valizini hazırladı mı? " şekline sürekli mesaj atıyorlardı. Daha sonra küçük ablam dayanamayarak telefon ile " biz dışardayız Çağla'yı bir  daha görüp kaçalım" diyerek on dakika içinde bize geldiler. Büyük ablam da geri kalır mı?  Bunu duyunca O da dayanamadı ve geldi. Sonra yakın komşularımdan iki aileden arkadaşlarımda geldi. Nasılsa biz heyecandan uyuyamıyorduk, yanımızda ablamlar ile arkadaşlar olunca oradan buradan sohbet ile kafamız dağılıyordu.. Hepimiz o kadar heyecanlıydık ki eve gelenler de onu hissedebiliyordu. Komşular gitti. Biz ablamlarla biraz daha oturduk ve saat gece yarısını geçmişti. Kızım heyecandan hala valizini hazırlayamamıştı.  "Ne yapsam"  acaba derken bir anda aklıma "biraz dışarı çıkıp hava alırsak iyi gelir" diye düşündüm.  Kızımın heyecanı hala aynıydı. Hiçbir azalma yoktu Ablamlarla birlikte evimize on dakika mesafede işkembe paça çorbacısına gittik. Nasıl olsa uyuyamıyorduk. Hem biraz hava alırsak hepimize iyi gelirdi. Çorbalarımızı içtik ve oradan ablamlarla vedalaşıp evlere dağıldık. Eve geldiğimizde fazla vaktimiz yoktu bir iki saat uyuyup uçağa yetişmemiz gerekti. Ben kızıma " sen bir duş al. Hemen uyu, az da olsa kendine gelirsin. Ben de senin valizini toparlarım" dedim. Aynen sözümü dinledi. Artık valizi yerleştirmeye ne hali ne de zamanı kalmıştı.  Kendime bir kahve yaptım uyumayacaktım. Ev halkı uyudu bende kendimce  kızımın valizini yerleştirdim. 
              Bir müddet sonra ev halkını uyandırdım.. Son bir hazırlık ve göz gezdirme yaparak valizleri arabaya yerleştirdik. Arabamızla havaalanına doğru yola koyulduk. Ben hariç herkeste bir  uyku mahmurluğu vardı. Alana vardığımızda işlemleri hallettikten sonra hafif bir kahvaltı yaptık. Hepimiz de bir sessizlik kimsenin konuşası yoktu. O alandaki dakikalar sanki saatler gibiydi. Artık uçağa girmesi için son kuyruğa girmeden vedalaştık. O kuyrukta beklerken biz kenarda bir yerde  sürekli onu izliyorduk. Havaalanı memuru yolcuların işlemlerini yaptıkça, kızım uçağa daha da  yaklaşıyor, bizden de uzaklaşıyordu. Tabii bağırasım geliyordu o an kızım gidiyordu, biri dese ki "gitmesin kalsın alıp kızımı kaçasım vardı oradan". Tabii duygularıma hakim olmam gerektiğini biliyordum tut kendini diyordum.. Ağlamak ertelenir mi elbette ertelenir.. Çocuğunun geleceği söz konusu ise ertelenir.. 
               Bize düşen görev neydi, iyi  bir ebeveyn olmak için; elimizden geleni yapmak.. Hala da bu görevi elimizden geldiği kadar yapmaya çalışıyoruz. Eşimle en iyi mutabakat sağladığımız konu çocukların eğitimleri.. O bildiği konuyu bana kabul ettirir. Ben de bildiğim konuyu ona… Karşılıklı kendimizce paslaşırız ve paylaşırız.. Çocuklar anne babanın anlaşamadığı ortamda güvensiz olurlar. Yani bize düşen görev neyse tüm gayretimizle ömrümüzün sonuna kadar zevkle ve yaşayarak yapacağız ki; bu da çocukların gelişimine katkı sağlasın.  Her ebeveyn gibi bizde meyvesini aldıkça bu işten  zevk olmaya başladık. Tüm ebeveynlerin aynı tadı alması ve  Ayrılıkların teminatı eğitim ve de mutluluk olması dileğiyle... Bende Cem Yılmaz gibi " EĞİTİM ŞART" diyorum..

                                      

2 Haziran 2015 Salı

Kardeşime...

                                          
Bugün benim kardeşimin hayata veda ettiği gün  ve de ebedi  yolculuğuna uğurlandığı günün 23. senesi ..Biz dört kardeş olup, üçü kız biri erkek olan altı kişilik çekirdek aileydik..İşte o çekirdek aileden kalakala tam üç kız kardeş kaldık .  21.05.1992 tarihinde yani bundan  yirmiüç sene önce Altunizade semtinde bulunan Marmara Üniversite Hastanesindeydik. Tamda   bu saatlerde  kardeşim Erdal lösemi hastalığı ile yaşam mücadelesi  veriyordu.  O gece nedendir bilmiyorum, beni bir türlü uyku tutmadı. Bugün kızım, ben ve kız kardeşlerim ile kardeşimin köydeki mezarlığını ziyarete gittik. Kabri başında duamızı ettik.

       .O zamanlar benim yaşım yirmi yedi, rahmetli kardeşimin ise yirmi dört idi. Ablam Serpil ile birlikte  kardeşimin tedavi süreci olan dokuz ay boyunca onun yanında, yani hastane odalarında refakatçi olarak kaldık..Öyle özel hastanelerdeki gibi refakatçi yatağı falan da yoktu. Bir tek refakatçi sandalyesi vardı. Sandalye tepesinde sabahlayıp  arada bir şekerleme yaparak ertesi gün de işe giderdik. Bir gece ben, bir gece ablam dönüşümlü olarak refakat ediyorduk. Gündüzleri ise, ilaçlarını doktora yazdırarak başhekime imzalatıp eczaneden alırdık..O zamanlar SSK ilaçlarını başka hastanelerden alamıyorduk. Sosyal güvenlik kurumunun kendi bünyesindeki hastanelerinden alma zorunluluğu vardı. Ayrıca ilaçları hem çoktu hem de  çok ağır; bazen kendimiz taşır bazen de taksi tutarak getirirdik. Tabii bu ilaç işleriyle  daha çok küçük ablam ilgilenirdi..Kendisi bir sağlıkçı olduğu için hem çalışma saatleri daha uygun hem de çalıştığı hastane, kardeşimin yattığı servise mesafe olarak daha yakındı. Ancak işi çok yoğunsa ben işyerimden izin alarak durumu idare ederdik. Bir şekilde paylaşmıştık bize düşen görevi, kardeşim kendi hastalığı ile mücadele ederken; bizde abla kardeş onun bu  amansız hastalığı ile mücadelesinde hem yanında olmak adına  hem de yapılması gereken hastane ihtiyaçlarını karşılamak adına elimizden geleni yapmaya çalıştık. Çünkü büyük ablam evli ve beş yaşında bir kızı vardı .Onun zamanını yeğenim alıyordu ve aynı zamanda O da resmi dairede çalışıyordu. Annem ve babam ise  yaşlı sayılırdı, kardeşim doğduğunda babam kırk yaşındaymış. Biz ikimiz ise bekardık. Kardeşime daha çok zaman ayırabiliyorduk. Öyle bir üstlenmiştik ki kardeşimin sorumluluğunu, Onun hem annesi hem de babası olmuştuk. Çünkü, annem ve babam vakti zamanında çok zor günler yaşayarak bu günlere geldikleri için; biz de onları; ne kadar az üzersek o  kadar iyi olur diye düşünüyorduk.   Bu hastalığı kardeşime hiç yakıştıramamış ve kurtulacağına son gününe kadar da inanmıştık.Canla başla sorumluluklarımızı yerine getirdik. Kim yakıştırabilir ki yirmi dört yaşındaki bir insana böyle bir hastalığı… İnsanın nasıl ve ne derce yakınlığı olursa olsun genç ölüm hiç kimseye yakışmıyor…hem de hiç ..Doktorlar uzun sürecek bir tedavi dönemi olduğunu söyleyerek bizi hazırladılar ve başarılı olursa ilik naklinin yapılabileceğini söylediler. Bir kemoterapi dönemi başarılı oldu. Bitiminde on beş günlük ev istirahati verdiler. Bu istirahati yapması gerekiyordu ve buradaki amaç bir sonraki kemoterapiye psikolojik olarak hazır olması gerekti. Velhasıl; ikinci kemoterapiye başlandı. Doktorların dediğine göre; eğer  bu kemoterapi  dönemini  de atlatırsa vücudundaki zararlı hücreler  sıfırlanmış olacak ve ilik nakli gerçekleşecekti 
          . Biz de  ilik nakli olacağına kendimizi inandırmıştık Diğer taraftan doktorların dediğini yaparak kardeşimize destek olmak için donör olarak tetkiklerimizi yaptırdık. Ne yazık ki; refakatçi kalan kardeşler olarak iliğimiz uyumsuz çıktı.Bize söylenen büyük ablamın iliğinin en yakın olduğu ve test sonucunun da nötr olduğu bildirildi..Bu şu demekti; bu ilik ne itiyor ne de çekiyor. Ayrıca  bize ilik naklinden  sonra atlatılması gereken riskli dönemlerin olacağını da söyleyerek bizi olası kötü duruma hazırlıyorlardı. Tam da bu hazırlıklar içindeyken kardeşimin  bağışıklık sistemi çökmüş, boğazını mantar sarmıştı. Meğer işi çok zormuş.  Bir hafta kadar kendinde değildi..Benim de o hafta en yakın arkadaşımın nikah şahidi olmamdan dolayı  ablamla nöbetleri değiştirmiştik..
            Ertesi gece nöbet sırası bendeydi Malum geceden aklımda kalanlar hiçte iç açıcı değildi.  Gece saat 03.00' ten sonra kardeşim fenalaştı. Ben hemen hemşirelerden yardım istedim..Hemşire bir ön kontrol yaparak odadan çıktı ve yanında bir doktor ile odaya geri döndü. Beni de odadan dışarıya çıkarttılar. Ardından kardeşimin yattığı odaya acil müdahale cihazları taşındı. Tabi bütün bu olanların benim gözümün önünde olması kötüydü. Ters giden bir şeyler olduğunu tahmin etmek o kadarda zor değildi..Çünkü kardeşim son bir haftadır  çok iyi değildi ve O bir hafta boyunca baygın bir vazıyette yatıyordu. Bu döneme tıpta terminal dönemi deniliyormuş, yani sona bir hafta kala olan dönemmiş. Biz  iyileşir umuduyla  bekliyorduk..
               O gece benim için tarifi pek mümkün olmayan hislerle doluydu..Niye benim kardeşim ??? niye ben??  gibi sorularla isyan edesim geliyordu. Ama " takdiri ilahi" diyerek dua etmekten başka bir şey gelmiyordu aklıma. Doktorlar odadan çıktıklarında o koşuşturmacı hallerinden eser yoktu. Belli ki durum kötüydü. Hemşire beni kendi odasına doğru götürürken tam koridordaki kürsünün önünde " kardeşimin ex olduğunu" söyledi. Tıpta bunun ne anlama geldiğini biliyordum ve bana yardımcı olmaya çalışarak:  "gel biraz oturalım ve bu telefondan ailene haber verelim" dedi.Daha sonrada bana  iyi olup olmadığımı sordu ben ise şoku atlatır atlatmaz "tamam arayalım" dedim.Büyük bir olgunlukla ailemin bu saatte o şoku yaşamalarını istemedim ve  bu uzun hastalık döneminde ne kadar üzgün ve ne kadar yorgun olduklarını bildiğim için annemleri aramayı aklımdan bile geçirmedim. Ablamları da gecenin bu saatinde aramak mantıklı gelmedi.  Sabah ararım diye düşündüm. .Zaten annemlere telefon ile o saatte ulaşamazdım..Onun yerine rahmetli kardeşimin patronunu aradım..Bu kişi bizim hem eski kiracımızdı hem de aile dostumuzdu. Kardeşim de Onun yanında muhasebeci olarak çalışmıştı. Doktorların kardeşime ev izni verdiği dönemde  kardeşimle birlikte beni  bir  hafta evinde misafir etmişti. Kardeşime kan gerektiğinde hem kendisi hem de mahiyetinde çalıştırdığı elamanlarıyla birlikte kan vermişti. Kardeşim hastanede yattığı sürece bizzat ilgilendi. Beni de zaman zaman arayarak "hastanede gece kötü bir şey olursa sakın babanı arama ilk önce beni ara  ben gereken neyse yaparım,yaşlı insanları üzmeyelim. Ben senin yanına gelirim gece saat kaç olursa olsun mutlaka beni ara" diyerek tembihlemişti ve söyleneni aynen yapmıştım. Eski kiracımızı aradım ve beni hastaneden  alıp evine götürdü,  zaten  eve vardığımızda sabah olmak üzereydi. Neredeyse koltuktuğa  yığılacaktım. Başım çok ağrıyordu..bana bir kahve yaparak biraz kendimi toparlamamı sağladı. Sonra benimle biraz konuştu ve sabah olunca bana "ilk önce akrabalardan bir ağabeyiniz  varsa onu arayalım. o kişi cenaze işleri ile ilgilenir ve daha  sonrada ablanları ararsın" dedi. Acı haber vermek o kadar zormuş ki; kardeşimin acı haberini kardeşime veriyordum..Bu süreci beraber yaşamamıza rağmen ve  azda olsa tahmin ettiğimiz bir durumdu, ama hiçte kolay olmadı Ablama haberi  söylerken zaten anlamıştı. Sonrasını nerdeyse hiç hatırlamıyorum. Sadece aklımda kalan Camiden cenazenin çıkışı...Bana organik olan sakinleştirici bir ilaç verilmişti. Aldığım bu ilaçtan dolayıdır heralde ki gözümü açtığımda hava karanlık ve evimdeydim. Salondan Kur’an okuma sesleri geliyor, iki gün uyumamıştım ve o aldığım ilacın etkisiyle ağır uyumuşum..
                  Bazen kendi kendime geçmişe yolculuk yaptığım zamanlar diyorum ki "acaba kardeşim yaşasaydı ne olurdu? Şimdiye kadar belki de evlenmiş çocukları olmuştu, Onun çocuklarının da halası olurdum. Daha geniş bir aile ve daha neşeli bir aile olurduk sanki " diye düşünüyordum. Onun yokluğu ilk yıllarda çok belirgin ve hep bir hüzün vardı ailede ..Ailece bir araya geldiğimizde hep bir şeyler eksik gibiydi. Hatta kendi nikahımda kardeşimin vefatı üç yıl olmuştu. Nikahımda babamı ağlarken gördüğümde ilk aklıma kardeşim gelmişti " keşke o da aramızda olsaydı " diye aklımdan geçirmiştim ve sanırım babamda bunun için ağlıyordu. en güzel yaşında hayata veda ettin. sevgili kardeşim. Hep özledim. hep özliyeceğiz. mekanın cennet olsun canım kardeşim.. Allah sıralı ölüm versin tüm insanlara...Annemi ve babamı kaybettiğimde onların ölümlerinin; bir doğum gibi  çok normal bir vefat olduğunu ama onların yaşadıkları evlat acısının üzüntüsüdür beni asıl sarsan olay ..İşte ben ona ağladım..

ağladım...ağladımmmm..ağladım...